Batı anti-medeniyetinin çocukça çöküşü – Nihat Kaşıkcı
Evet, bugün Avrupa’nın şahsında tecessüm eden ‘Batı Medeniyeti’, tam anlamıyla bir ‘anti-medeniyet’tir. Bu, Roma’nın şaşalı dönemlerinde de böyleydi.
Her ne kadar bilimde, teknikte, ekonomik ve toplumsal refahta büyük ilerlemeler yaşamış olsa da, özünde Batı dediğimiz yapı, bizim anladığımız manada bir ‘medeniyet’ asla bir vakit olamamıştır.
Medeniyet olabilmenin birinci şartı; insanlığa adaletli, vicdanlı, irfanlı bir fikir, bir ideolojik önermeler bütünü sunabilmektir. Geldiği yerde, insanlara huzur ve refah sunan bir seviye kurabilmektir.
Kendisini Hıristiyanlık-Roma-Antik Yunan ‘medeniyetlerinin’ (!) mirasçısı karar veren Avrupa, uygarlık iddiasını da bu trio üstünden tahkim etmeye çalışıyor.
Peki, bu üçleme, bizim ‘medeniyet’ diye kabullendiğimiz değerler dizisini (paradigmayı) ne seviyede karşılıyor?
Bunun için birazcık geriye dönüp, tarihteki birtakım yaşanmışlıklara bakmakta fayda var. Mesela Haçlı Seferleri… Müslüman Türklerin 1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu’da varlığını kabul ettirmesi, derhal 25 sene sonra başlatılan Haçlı Seferlerinin ana gerekçesi sayıldı. Güya bu Haçlı Seferlerinin amacı, ‘Hıristiyan Batı Medeniyetini tehdit eden’ Müslüman Türkleri Anadolu’dan söküp atmaktı. Öyle ya, onlar Anadolu da dâhil; Asya’nın, Afrika’nın, Avrupa’nın ve hatta gelecekte keşfedecekleri ABD ve Avustralya’nın da tabii sahipleri ve efendileriydiler.
Bu yüzden Makedonyalı İskender, Asya ve Hindistan’ın diplerine kadar işgale kalkışmıştı. Bu yüzden, Avrupa’nın lordları birleşip, İran ve Turan üstüne yürümüşlerdi. Tabi, karşılıklarını her vakit aldılar.
Peki, Papaz Pier Lermit’in, İberya’nın dağlarında eşek sırtında dolaşarak kışkırttığı it-kopuk sürüsünden oluşan Haçlı güruhu, Hıristiyanlık ya da rastgele bir uygarlığı temsilen mi Müslüman Türklere hücum etmek üzere yola çıkmıştı.
Hepimiz oldukça iyi biliyoruz ki tüm Haçlı Seferleri, uygarlık fikrinden bağımsız olarak, hırsızlık, yağma, eşkıyalık, saldırı ve bilmiyorum ne hırslarının köpürtülmesiyle vücut buldu.
Nitekim Haçlı Seferi için yola çıkan bu it-kopuk sürüsü, mensubu olduğu Hıristiyanlığın bir öteki mezhebine bağlı olan Bizans’ı (İstanbul) 1204’te gelip işgal etmiş; işgal esnasında da kenti tepeden tırnağa yağmalayıp, Ayasofya ve öteki itikat merkezlerinde yapmadık rezillik ve pislik bırakmamıştı. Ayrıntılara girmeyelim.
Batı anti-medeniyeti, sonraki yüzyıllarda da asla değişmedi. Hep kendisini dünyanın efendisi sandı. Kural koyucu, standart belirleyici, ölçüp-biçici, kıymetini belirleme edici hep Batı idi. Bu üstenci bakışla, yeryüzünün milletler arasındaki taksimatına da ama onlar karar verebilirdi. Bu yüzden canlarının istediği coğrafyaları işgal ettiler, sömürdüler, kemirdiler, semirdiler. İnsanları derilerinin rengine, boyuna-posuna, kilosuna, göz ve saç rengine göre tasnif ettiler. Bu tasnife göre hangi tip insanoğlunun kaç para edebileceğine karar verdiler. Öyle ya, esmer tenli, kara gözlü, kara saçlı Suriyeli-Afgan-Somalili-Cezayirli-Libyalılarla, yeşil-mavi gözlü, beyaz tenli, sarı saçlı Ukraynalılar aynı değerde olamazdı. Nitekim bu sınıflandırmaya göre amel ettiler.
Afrika ve Asya’daki Müslüman coğrafyalara saldırırken, hatta ABD kıtasının yerli unsurlarını yok ederken de, medeniyetin tam da karşısında konumlanmış zihin dünyalarının çarpık tasavvurlarına göre hareket ettiler. Yaktılar, yıktılar, öldürdüler… Ve bu tarz şeyleri yaparken de karşılarındakinin ‘insan’ bulunduğunu asla bir vakit düşünmediler. Bu anti-medeniyet mensuplarının kafa yapısına göre, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde, ABD kıtasında ve hatta Avrupa’nın göbeğinde Bosna-Hersek’te katlettikleri ‘yaratıklar’ (!) insan bile sayılmazdı.
Yalnız, bu anti-medeniyet yapının, hesap edemediği birtakım hakikatler var. Mesela, kendileri oyun ve tuzak oluşturmayı oldukça iyi beceriyor; ama ‘en ulu tuzak ve oyun kurucu’ olan Rabb’i unutuyorlar. O yüzden de, olağanüstü titizliklerle örgüledikleri tuzak ve oyunları, bizzat kendi örgülerinin işlevselliğiyle yok olup gidebiliyor.
Mesela, Afrika ve öteki coğrafyalardan köle olarak kullanmak üzere çalıp getirdikleri insanlar, zamanda kendi başlarına bela olmaya başladı.
Mesela, insan bile saymadıkları Doğulu toplumlardan, ağır ve kirli işlerini gördürmek amacıyla, ucuz işgücü olarak ülkelerine kabul ettikleri ‘yabancılar’, vakit içinde pozisyon elde etti, ülke yönetiminde de gerçek sahibi haline geldi.
İnsan yerine koymadıkları Müslümanlar, giderek kendi içlerinde çoğalmaya, hatta bizzat Batılı toplumları da itikat bakımından etkilemeye, değiştirmeye, dönüştürmeye başladı.
İddia odur ki, her sene 50 bini aşkın ‘orijinal Fransız’, bilgili bir tercihle Müslümanlığa geçmektedir.
Aslında bu itikat geçişleri sadece bugüne mahsus bir durum değildir. Hatta Haçlı Seferlerinin, en azından sunulan gerekçeleri içerisindeki en mühim unsurlardan birisi, Müslümanlığın yayılması karşısında Hıristiyanlığı güvenliğini sağlamak ve yüceltmekti.
Bunun için, bürokrasi ve kilise el ele vererek, bin senedir Müslümanlığı kötüleme stratejileri geliştirdi.
Bunun için, Müslümanlık ile barbar terörizm adeta özdeşleştirildi; El Kaideler, Boko Haramlar, Eş Şebaplar ve nihayet IŞID-DEAŞ fitne yuvaları oluşturuldu.
İslam; uygarlık tasavvuru olan ve insanlığa barışı, eşitliği, kardeşliği sunan bir itikat bütünü olarak değil de, insanları asıp kesmeyi marifet sanan, toplu katliamlar yaptıran bir barbarlık olarak sunulmak istendi, Batının gözü kapalı toplumlarına. Böylelikle Hıristiyan dünyasında, İslama ve Müslümanlara, özellikle da Türklere karşı bir nefret, negatif idrak ve mesafeli duruş kurgulamayı genellikle becermiş gibi oldular.
Fakat…
Güneş balçıkla sıvanamayacağı gibi, hakikatin üstü de sonsuza kadar örtülemiyor. Ağır ve kirli işlerini gördürmek amacıyla, ikinci-üçüncü derslik insan kategorisinde alıp götürdükleri gariban Müslümanlar, vakit içinde hem kendi inançlarına haiz çıktı, hem de götürüldükleri ülkelerdeki yerleşik toplumların İslam’a ve Müslümanlığa bakışını dönüştürmeye başladı.
Kilise ve siyasetin, İslam ve Türklüğü kötülemek için kullandığı ‘aşırı dozdaki’ argümanlar, tıpkı özdeyişte olduğu gibi, ‘haddini aşarak zıddına inkılap etti’.
Daha aleni yazalım… Kendi toplumlarını, nefret ettirmek üzere bizlerden uzak tutma gayretleri, aslında insan doğasındaki merak ve hakikati arama içgüdüsünü tetikleri. Sonuçta, üstüne kara propaganda boca ettikleri kendi insanları, propaganda çöplüklerinin arasından sızan hakikat pırıltılarını ayrım etmeye başladı.
Müslümanlığı barbar göstermek üzere tezgâhladıkları 11 Eylül 2001 terörü, bir ihtimal bir oldukça insanda İslam nefreti oluşturdu; ama kafası çalışan milyonlarca insanoğlunun da İslam’ı merak etmesine, araştırmasına, öğrenmesine ve birçoğunun da Müslüman bulunmasına kapı araladı.
Gelelim şimdilerdeki çocukça eylemlere… Gün geçmiyor ki, kendisini ‘medenî’ diye tanımlayan hafifsıklet bir Avrupa ülkesinde, öküzün birisi çıkıp da Kur’an-ı Kerim mushafını yakmasın… Kamu otoritelerinden ‘fikir izahat özgürlüğü’ kılıfı altında almış olduğu izinle, İslam’a ve Müslümanlara hakaretler yağdırmasın…
Bu çocukça tavır, acaba Batı toplumlarındaki İslam ve Türk karşıtlığını tahkim mi edecek? Öküzün birisi kalkıp Kur’an yaktı diye, Hıristiyan vicdanlı insanlarda ilave bir İslam nefreti mi tetikleyecek?
Evet, bir ihtimal o aptalca eylemlerin bu şekilde bir amacı olabilir.
De, ortaya çıkan sonuç, bu amaca makul mu?
Naçizane, tam tersini düşünüyorum. Batı anti-medeniyetinin bu çocukça saldırıları, Don Kişot’un yel değirmenlerine mızrakla saldırmasına benziyor. Tıpkı Don Kişot gibi, yel değirmenine karşı yapmış olduğu her hamlede, kendisini attan düşmüş, orasını burasını yaralamış bir vaziyette buluyor.
Emin olunuz ki, Kur’an yakmayı bir ‘fikir izahat eylemi’ zanneden bu domuzların çocukça ve ahmakça eylemleri, Batı toplumlarında en azından İslam’a karşı bir merak uyandırıyor.
Biraz sabır… Doğrusunu Allah bilir, bu ahmakça eylemler yüzünden Batının Müslümanlaşma süreci hızlanıyor.
Yüce Allah, nurunu tamamlayacaktır.
Bir yanıt yazın